Read post in:

‘Gerçeği söylemeye hiç kimse cesaret edemezken birden küçük bir çocuk haykırmış: Kral çıplak! Ardından cesaretlenen halk gülmeye başlamış.’ Hans Christian Andersen’in Kral Çıplak öyküsünü herkes bilir. Bu öykünün bir benzeri de Türkiye’de yaşanıyor. Tek bir farkla. ‘Kral çıplak’ diyebilen az sayıda da olsa gazeteci var ama seslerini kimse duymak istemiyor.

Bir ülke düşünün parası yüzde 50’ye yakın değer yitirdiğinde, “kriz var mı” diye referandum yapılsa hayır çıkardı. Aslında çoğu kişi inanmadığından da değil. Cumhurbaşkanı, oy verdiği parti böyle dediğinden. Aldığı gazete, izlediği tv kanalı bu algıyı oluşturduğu için. Türkiye’de son yıllarda gerçeklik ve algı arasındaki makas iyice açıldı. Çünkü basın özgür değil ve iktidar basını bir propoganda aracı olarak kullanıyor.

Basın özgürlüğüyla doların ne ilgisi var demeyin. Kamu yararı için iktidarın yanlışlarını, eksikliklerini ortaya koyan, mevcut politikaları eleştiren her haber yalanlanıyor. Buna ekonomi haberleri de dahil. Eleştirileri tersine çevirmenin en kullanışlı yolu ise ‘dış mihraklar’ ve ‘vatana ihanet’ kavramlarını devreye sokmak. Kur krizi çıktğında da böyle oldu. Kur haberi yapanlar vatan hainiydi, yükselişin nedeni ise Türkiye’yi çekemeyenlerin bir oyunuydu. Türk lirası iki hafta içinde her gün rekor dip seviyeleri görürken o dönem Cumhuriyet gazetesinde gece geç saatlere kadar çalıştık. Dolar 7.24 lirayı gördüğünde TL’nin yıllık kaybı yüzde 48’e ulaşmıştı. Bir ikisinin dışında gazetelerin ilk sayfalarında ise bunu anlatan tek bir haber yoktu. Eski ekonomi müdürü Vahap Munyar’ın genel yayın yönetmeni olduğu, Türkiye’nin en çok satan gazetesi Hürriyet’teki tek haber Merkez Bankası’nın kura müdahelesinin ne kadar yerinde olduğunu anlatıyordu. Kur neden yükselmişti? Haberde yoktu.

Her gün bir şirket yüksek döviz borcu nedeniyle konkordato ilan ederken, zam üstüne zam gelirken Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan beklenen açıklamayı yaptı: Kriz yok. Oysa krizin en önemli nedenlerinden biri Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ı Hazine ve Maliye Bakanı olarak atamasıydı. Albayrak ismi piyasalara güven vermiyordu. Kurumların bağımsızlığına gölge düşmüştü bir kere.

Bu ismin öne çıkan yönlerinden biri de gazetecilere açtığı davalardı. Kasım 2017’de Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu olarak yayımladığımız Paradise Papers dosyasında Albayrak’ın ağabeyi Serhat Albayrak’ın Maltalı bir şirketin direktörü olduğu ortaya çıkmıştı. Bu şirketin ilişkili olduğu Türkiye’deki Çalık Holding’de ise Berat Albayrak yöneticiydi. Yalanlamadılar. Yine de iftira davası açtılar. Talep: Dört yıla kadar hapis cezası. Paradise Papers’a dava açan tek politikacı Albayrak değil, 120 politikacı arasında bir isim daha var. Ne tesadüf ki o da Türkiye’den, eski Başbakan Binali Yıldırım. Yıldırım’ın oğullarının Malta’da beş şirketi vardı. Şirketleri kabul etti, “Oğullarım küresel bir iş yapıyor. Her türlü soruşturma yapılabilir” dedi. Soruşturma elbette olmadı. Hemen 500 bin liralık tazminat davası açtılar. Ardından ceza davası da açıldı. Kamu görevlisine hakaretten 2 yıl dört aya kadar hapis cezası istiyorlar. Cumhuriyet’te çıkan Paradise Papers haberlerini yayınlayan diğer gazetelere bile dava açtılar. Yıldırım en son Paradise Papers karikatürü için Evrensel gazetesi ve karikatürist Sefer Selvi’ye açtığı 10 bin liralık tazminat davasını kazandı. Berat Albayrak ise ekonomi politikalarını eleştiren haberi nedeniyle Evrensel ile davalık oldu. Daha önce altı gazeteci Albayrak’ın sızdırılan e-postalarını haberleştirdikleri için tutuklanmıştı.

Türkiye’de gazeteciler herhangi bir devlet yetkilisi hakkında haber yaptığında dava açılmaması ya da ceza alınmaması neredeyse imkansız.

Cumhuriyet gazetesini susturmak için ise büyük bir operasyon yapıldı. Birlikte çalıştığımız 17 arkadaşımız yargılandı, 12’si bir yıldan fazla tutuklu kaldı. Dava hala devam ediyor. Cezaları onanırsa yeniden hapse girecekler*. Bu davayla bağlantılı vakıf davası ise sona erdi. Ceza davasında tanık olanlar vakıf seçimlerinde kazandı. Böylece Cumhuriyet’i ılımlı muhalefet çizgisine çekme operasyonu tamamlanmış oldu. Gazetenin insan haklarını öne çıkaran tarafsız yayın çizgisini karaladılar. Kürt haberlerinden rahatsız olduklarını da açıkça dile getirdiler. Ceza davasında ortaya çıkan ve vakıf seçimlerinin yenilenmesini isteyen Cumhurbaşkanlığı’na verilmiş isimsiz dilekçedeki şu sözler aslında çok şey söylüyor: ‘Bir gazetenin muhalefet yapması ayrı bir şeydir, hainlik yapması ayrı bir şey.” Dilekçeye göre gazete, vakıf seçimleri yenilenirse bu ‘hainlerden’ rahatça temizlenecekti.

Ama bilmedikleri bir şey vardı. Gazetecilik bir binadan ibaret değil ya da sadece tek bir kurumun çatısı altında yapılmıyor. Gazeteden ayrılan ve ayrılmak zorunda bırakılan 30’dan fazla gazeteci işlerini yapmaya devam ediyor. İnanıyorum ki gazetecilikten asla vazgeçmeyenlerin sesi bir gün mutlaka duyulacak. Kralın çıplak olduğunu herkes görecek.

*Cumhuriyet davasındaki gazetecilere verilen davalar bu makale yazıldıktan sonra onanmıştır. Kararla ilgili bilgileri buradan okuyabilirsiniz.