Read post in:

Anayasa Mahkemesi (AYM) Haziran ayında bazı gazeteci davalarında, bireysel başvurulara ilişkin gerekçeli kararlarını yayınladı. Gerek Anayasa Mahkemesi’nin etkili iç hukuk yolu olup olmadığı tartışmalarına ilişkin olarak, gerekse de Mahkemenin basın özgürlüğüne bakışı konusunda son derece önem taşıyan bu kararlar, Anayasa Mahkemesi’nin düşünce ve ifade hürriyetine dair “iki ileri bir geri” yaklaşımının ilanı gibiydi adeta.

Mahkeme, gazeteci Ahmet Altan ile ilgili 03.05.2019 tarihli kararında; “Başvurucunun darbe teşebbüsünden bir gün önce bir TV’deki konuşmaları, son dönemdeki yazıları ve gazetesindeki konumu ile bu konumun ilişkisini anlatan gizli tanık beyanları birlikte değerlendirildiğinde soruşturma mercilerince işaret edilen olguların FETÖ/PDY ile bağlantılı bir suç işlendiğine dair kuvvetli belirti olarak kabul edilmesi temelsiz ve keyfî olarak değerlendirilemez” ifadesine yer verdi.  Anayasa Mahkemesi, bu tespiti yaparak gazetecinin sadece yazdığı yazılar, yaptığı yorumlar ile açıkça şiddete çağrı yapmasa dahi Türkiye Cumhuriyeti hükumetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs edebileceğini kabul etmiş ve suçun unsurlarından olan “cebir ve şiddete başvurmuş olma” şartını göz ardı etmiştir. Ayrıca “kişi güvenliği ve hürriyeti hakkı, adli makamlar ve güvenlik görevlilerinin – özellikle organize olanlar olmak üzere – suçlarla ve suçlulukla etkili bir şekilde mücadelesini aşırı derecede güçleştirmeye neden olacak şekilde yorumlanmamalıdır,” diyerek özgürlükler ve güvenlikler dengesinde, devletin güvenliğinden yana tavır almıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin 02.05.2019 tarihinde gazeteci Murat Sabuncu ile ilgili verdiği kararı ise yine gazetecilik faaliyetlerinde suç unsuru tespit edilmesi, Sabuncu’nun attığı manşetler, yayınladığı yazı ve yorumlar ile “terör örgütlerinin propagandası sayılabilecek ve bu örgütler lehine algı oluşturabilecek faaliyetlerde olduğuna vurgu yapılmasına ek olarak, Mahkemenin Özgür Gündem Gazetesi hakkındaki değerlendirmesi bakımından da dikkat çekicidir. Bilindiği üzere Özgür Gündem Gazetesi kapatılmadan önce, gazeteye yönelik politik baskılara tepki olarak ve dayanışma amacıyla pek çok gazeteci ve entelektüel Özgür Gündem Gazetesi’nde nöbetçi genel yayın yönetmenliği görevini üstlenmiş ve bu gazetecilerin tamamı hakkında da ceza davası açılmıştı. AYM, Sabuncu ile ilgili kararında; Sabuncu’nun Özgür Gündem Gazetesi ile ilgili olarak paylaştığı mesajlara ilişkin olarak, yerel mahkemenin PKK’nın propagandasını yapan yayın organına sahip çıktığı böylece anılan terör örgütlerine yardım ettiği yönündeki iddiasının keyfi ve temelsiz olmadığı sonucuna varmıştır.

Burada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Özgür Gündem Gazetesi ile ilgili olarak 2000 yılında verdiği kararı hatırlatmak faydalı olabilir. İfade özgürlüğü çerçevesinde taraf devletlerin pozitif yükümlülüklerinin açık ve net bir şekilde tanımlandığı bir dava olma özelliğini taşıyan Özgür Gündem kararı ile AİHM, “ifade özgürlüğünün gerçek anlamda kullanılabilmesi için sadece devletin ifade özgürlüğünün kullanılmasına müdahale etmemesinin yeterli olmadığı, bunun yanında devletin, pozitif önlemler alması gerekebileceği” tespitini yapmış ve “bir terör örgütü üyesinin görüşlerinin yayınlanmış olması veya devletin resmi politikasını ifade eden fikirlerin kötülenmesi tek başına bir gazetenin ifade özgürlüğünü sınırlamak için yeterli değildir,” demişti.

Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin yine bir başka gazeteci Deniz Yücel ile ilgili açıkladığı gerekçeli kararı, Ahmet Altan ve Murat Sabuncu kararlarından tamamen farklı olarak, AİHM’nin yukarıda alıntıladığım Özgür Gündem kararı ve yıllar içinde yeknesak hâl almış, pek çok basın özgürlüğü kararı ile uyum içindedir. Mahkeme, Deniz Yücel’in tutuklanmasına dayanak gösterilen olguların temelde gazete yazılarından oluştuğunu belirtmiş, hukukilik şartını sağlamayan tutuklama gibi ağır bir tedbirin, ifade ve basın özgürlükleri bakımından demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü bir müdahale olarak kabul edilemeyeceğine hükmetmiştir.

Bu karara göre; “tutuklama gerekçelerinde, yayımlanan yazılar dışında herhangi bir somut olgu ortaya konulmadan başvurucunun tutuklanmış olmasının ifade ve basın özgürlüklerine yönelik caydırıcı bir etki doğurabileceği açıktır. Bir röportaj esnasında başkası tarafından dile getirilen görüşlerin yayınlanması sebebiyle bir gazetecinin suçlanması kamu çıkarını ilgilendiren konuların tartışılmasında basının katkısını ciddi biçimde engelleyebilir.”

Anayasa Mahkemesi’nin gazeteciler Kadri Gürsel, Murat Aksoy ve Ali Bulaç ile ilgili olarak yine 3 Mayıs tarihinde aynı doğrultuda verdiği kararlarda da gazetecinin yazılarında savunduğu görüşlerin terör örgütünün söylem ve görüşleriyle paralellik göstermesinin ve kimi noktalarda örtüşmüş olmasının tek başına suç işlendiğine dair kuvvetli belirti olarak kabul edilemeyeceği, açıkça şiddeti ve terör eylemlerini teşvik edici bir dil kullanılmadıkça sert ve eleştirel bir üslup kullanılmasının veya terör örgütü ile bağlantılı suçlar nedeniyle hakkında soruşturma yapılan kişilerle görüşülmüş olmasının tek başına suçlamaya konu edilebilecek hususlar olmadığı kabul edilmiştir.

Ahmet Altan, Murat Sabuncu, Nazlı Ilıcak gibi bazı gazeteciler ile ilgili yukarıda bahsedilen kararlarında gazetecilerin yazdığı yazılar, attığı manşetler, yaptığı haberler ile hükumeti yıkabileceği iddiası makul karşılanırken; Deniz Yücel, Kadri Gürsel, Murat Aksoy ile ilgili olarak ifade ve basın özgürlüğünden, kamu menfaatinden yana bir tutum benimsenmiş olmasının ortaya koyduğu çelişki ancak; açıkça cebir ve şiddet çağrısı içermediği müddetçe gazetecilik faaliyetlerinin hiçbir zaman suç oluşturmayacağının bir ilke olarak kabulü ve bu ilkenin “kişiye özel” yorumlardan kaçınılarak tüm gazeteciler için uygulanması ile aşılabilir.

Aynı Anayasa Mahkemesi’nin, tamamı gazetecilik faaliyeti olan eylemlere dair aynı günlerde verdiği bu çelişkili kararlar; AYM’nin istikrarlı bir şekilde özgürlüklerden yana bir tavır alamadığına işaret etmektedir. AYM’nin Anayasa ve AİHS ile örtüşmeyen bu yaklaşımının birden fazla farklı kuvvetin etkisi altında kalmış bir sarkacın düzensiz salınımını andırdığını ve ortaya çıkan tablonun yargı bağımsızlığına da ciddi bir şekilde gölge düşürdüğünü söylemek mümkündür sanırım.

Gazetecinin topluma karşı sorumluluğu hakikati ortaya koymak, toplumun doğru bilgiye erişmesini sağlamak, birbirinden farklı fikirlerin özgürce tartışıldığı çoksesli bir ortamı inşa etmektir. Şeffaf ve demokratik bir rejimin teminatı, gazetecinin o hakikati ortaya koyabilme özgürlüğüdür. Bu özgürlüğü ve toplumun haber alma ve bilgilenme hakkındaki kamu yararını gözetmek, gerektiğinde siyasi iktidara karşı korumak yargının sorumluluğudur. Halihazırda onlarca gazeteci tutuklu ise ve gazeteciler hakkında yürüyen binlerce soruşturma ve kovuşturma var ise bunun sebebi, siyasi iktidarın ortaya çıkmasını istemediği hakikatler, tartışılmasını tehlikeli bulduğu fikirlerdir.

Bugün Türkiye’de basın özgürlüğü yoktur ama gazetecilik yapmakta direnen, baskılara boyun eğmeyen bir özgür basın vardır hâlâ, olmaya da devam edecektir kanımca… Namık Kemal’in yüzyıldan uzun zaman önce İbret Gazetesi’nde söylediği “barika-i hakikat müsademe-i efkardan çıkar” sözünü Anayasa Mahkemesi’ne hatırlatmak icap eder; “Hakikatin pırıltısı, fikirlerin çarpışmasından doğar”…